Ele Gitsin
Başlık, bir aday hakkında insan kaynakları departmanının iç yazışmasının yanlışlıkla adaya gönderilmesi ile ortaya çıkan değerlendirmenin(!) son cümlesi. Evet, ele gitsin. Bu kadar basit. Bu kadar kolay. Sebebinden bağımsız, üsluptaki nezaket de gerçekten takdire şayan. Son günlerde herkesin dilinde viral olup yayılan bu yazışma var ama daha arka planda kalmış bunun gibi pek çok olayın olduğu da bir gerçek. Yani kısacası, bu sadece buzdağının görünen yüzü. Üstelik konu o kadar rahatsız edici bir hal aldı ki artık detaylı bir yazı yazmak farz oldu. Evet, bu yazı başlı başına bir insan kaynakları eleştirisi. Lafım kimseye değil, herkese. Kimseyi de tenzih etmiyorum. Sebebi de, bu ortamda bulunan herkesin az ya da çok sorumlu olduğuna inanmam. Başlayalım.
İnsan kaynakları şirketlerde en nefret edilen bölümlerin başında geliyormuş. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır. Nedense sektörün üzerine kâbus gibi çökmüş bir ukalalık, bir kraldan çok kralcılık var. Neyin ne olduğunun herkes farkında da, kurumsal linç yeme korkusuyla bir türlü aksiyon alınamıyor. Linç yemek derken, uyarılmayı veya ceza almayı kastetmiyorum, basbayağı işine son verilmeyi kastediyorum. İnsanların aklında haklı olarak “beni şu şu kodla işten atarlarsa tüm kapılar yüzüme kapanır” korkusu var. Yönetim tarafında da ekseriyetle ‘çark kör topal dönüyor işte, çomak sokmayalım’ düşüncesi hâkim. Peki, madem öyle, kimsenin cesaret edip de açıkça söyleyemediklerini ben söyleyeyim ve tüm insan kaynaklarına sesleneyim: Siz de bulunduğunuz şirketlerde maaşlı çalışanlarsınız. Herkesin tabi olduğu kurallara tabisiniz. Hiçbir ayrıcalığınız yok. Dokunulmaz değilsiniz. Yeri doldurulamaz hiç değilsiniz. Kusura bakmayın ama Apple gibi bir şirketin CEO’sunun bile yeri doldurulurken sizin esameniz bile okunmaz. Canınızın istediğini işe alır, canınızın istemediğini kovamazsınız. Kimsenin maaşını cebinizden vermiyorsunuz. Bu satırlar sizi rahatsız mı etti? Haydi, atın oklarınızı üzerime. Kral Leonidas gibi bekliyorum, ellerim göğe açık, kararmış güneşin altında.
Kördüğüm olmuş sorunları madde madde ortaya dökelim. Her bir madde başka bir soruna ışık tutsun. Eksiği vardır fazlası yoktur, bunlar bir çırpıda aklıma gelenler.
1- Şirket içi uyum bekçiliği:
Önce içeridekilere bakalım: Hâlihazırda herhangi bir şirkette çalışanların sorunları genel olarak hasıraltı edilme eğilimindedir. Kol kırılır yen içinde kalır düsturu egemendir. Biz bir aileyiz mantığıyla (hâlâ buna inanan var mı çok merak ediyorum) olumsuzluklar şirket içinde tutulur, kazara dışarıya yansırsa da ya göstermelik tepkilerle üstü örtülmeye çalışılır, ya da hiç var olmamış gibi davranılır. Ben şu ana kadar çalışanlar tarafından insan kaynaklarına aksettirilen herhangi bir sorunun içtenlikle üst yönetime aktarıldığını (çözülmese bile) duymadım. Sanki departman bir bütün olarak çalışanlarla yönetim arasında darbe emici ara katman rolü üstlenmiş gibi geliyor. Tıpkı araba hava yastıkları gibi. Sorun tüm şiddetiyle gelsin, biz şiddetini azaltıp içimizde homojenize edelim ve zamanla kendiliğinden yok olsun. Varsa aksi yönde örnekler, öğrenmekten memnun olurum. Sesi biraz fazla çıkan, duyulmak istenmeyeni söyleyen, gerçekleri haykıran uyumsuz damgası yiyor.
Şimdi de içeriye girmeye çalışanlara bakalım: King’s College’dan, Tübingen’den, ETH’tan mezunlar başvurur, içeriyi apartman üniversitesi mezunu ucuza kapatılan elemanlarla dolduran İK tarafından şirket içi uyumu bozacağı gerekçesiyle elenir. Tabii bu açıkça söylenmez de, sen bize fazlasın, senin maaş beklentini karşılayamayız gibi jenerik cümlelerle paketlenir. Fazla olduğu zaten aşikâr da, emin olun piyasada hangi rollere hangi paralar verildiğinin aday da farkında, belli ki bunu kabullenerek gelmiş. Şans verip, risk alıp gelişme hedefleyeceğinize statükoyu koruma derdindesiniz. Böyle gelmiş, böyle gider dersiniz.
Hâlbuki bilmez misiniz, zamanının ötesinde olmanın yolunun çok renklilikten geçtiğini? Fark yaratmanın özünde farklı olmanın yattığını? Bir Yıldızlı Geceler’in, bir Son Akşam Yemeği’nin yalnızca gri ve tonları kullanılarak yapıldığını hayal edin. Acaba bugün aynı etkiyi yaratırlar mıydı? Resim sanatında bu farklı renklerin birbirine mükemmel uyumunu tasvir ediyor. Uçsuz bucaksız hayal gücüyle de birleşince ortaya Belleğin Azmi gibi şaheserler çıkıyor. Ya da onlarca farklı enstrümanın hep bir arada harikalar yarattığı bir filarmoni orkestrası hayal edin. Tıpkı şunun gibi. Mesele, içeride harmoni yaratabilmek. Tek tip insanlarla çalışmak, ya da herkesi aynı kalıba sokmaya uğraşmak değil. Asıl başarı çok farklı yetenekleri olan, bambaşka karakterleri olan insanları aynı amaca kanalize edebilmek.
Tabii ki kimseden insan kaynaklarının Sir Rimon Rattle’ı olmasını beklemiyorum. Keşke mümkün olsa. Tek beklentim, orkestranızı tek parça halinde tutabilmeniz. Farklı sesleri yadırgamayın, insanları kaçırmayın yeter.
Bu arada, meslek hastalığı herhalde. 300-500 kişiyle görüşen tipik bir insan kaynakları çalışanı kendisini insan sarrafı zannediyor. Hele bir de elinde ne idüğü belirsiz bir karakter envanteri varsa. Gerçekten merakımdan soruyorum: Bu departmanlarda davranış bilimleri profesörleri, dünyaca ünlü sosyologlar filan mı çalışıyor? Aramızda Türkiye’nin Amos Tversky’leri, Omar Lizardo’ları mı var?
2- Hayalet ilanlar: Sorun vardır, insana acı acı iç çektirir. Sorun vardır, insanın sinirini bozar. Bu ikinci sınıfa giriyor. Gündeme bir oturdu, kalkmak bilmiyor. Sırf çalışıyor görünmek, hacim yaratmak için hayalet ilanlar açılıyor. Bir de üstüne mesai saatinden ‘tırtıklamak’ için görüşme ayarlanıyor. Hiçbir şeyden haberi olmadan bir umut görüşmeye gelen adayın da hem zamanı, hem emeği heba oluyor. Yok aslında öyle bir pozisyon. Dönem sonunda bir bakıyorsunuz İK performansı coşmuş, şu kadar görüşme yapılmış, mesai harcanmış. Bunlarla uğraşılacağına masa masa dolaşıp önüne gelenle ‘ne koparsam kârdır’ hesabıyla boş muhabbet eden, yöneticisinden çaycısına her türlü dedikoduyu taşıyan, alakalı alakasız her türlü şirket etkinliğinde en ön safta 32 diş poz veren ama iş yapmaya gelince “hayalet” olan uyumlu(!) çalışanlarla uğraşılsa keşke.
3- Tenâsüh-i ervâh eden ilanlar: Bir de bunlar var. Tenâsüh-i ervâh, yani ruh göçü, yani reenkarnasyon. Bu tarz ilanlarla özellikle LinkedIn’de sıklıkla karşılaşırsınız. Yahu ben bu ilanı bir yerden hatırlıyorum dersiniz, tesadüf bu ya, geçmiş e-postalarınızı kurcalayınca bir bakarsınız ki 3 ay önce başvurmuşsunuz. Olumlu/olumsuz bir yanıt gelmemiş. Basit bir giriş pozisyonu için aynı ilan döner durur, vadesi dolunca ruhunu teslim eder, sonra bir anda küllerinden doğuverir. Finansçı tabiriyle ‘halka arz’ edilen rol için aylarca talep toplanır. Ben zamanında Türkiye’de orta büyüklükte bir bankanın böyle bir ilanını merak edip içeriden sordurmuştum, cevap en iyiyi arıyoruz olmuştu. Herhalde insanların JP Morgan’dan istifa edip kendilerine başvurmalarını bekliyorlar. Şaka bir yana, göz var nizam var, onların sunduğu maddi-manevi imkânlar ortada ve siz yanına bile yaklaşamıyorsunuz. Hayalperestliğinizin cezasını da hem şirkete hem potansiyel adaylara çektiriyorsunuz. Herkes en iyilerle çalışmak ister. Fakat elinizdekilerin en iyisiyle yetinmek zorundasınız, bu da bir gerçek.
4- Sopa ilanlar: Bitmedi. Kişi çalışıyor. Performansı da iyi. Kimsenin bir şikâyeti yok. Bir bakıyor, tam olarak çalıştığı pozisyonun ilanı verilmiş. Buyur buradan yak. Kafasında cevabını asla öğrenemeyeceğiniz sorular dönüp duruyor. Acaba benim yerime mi biri hazırlanıyor gibi düşünceler içten içe ruhunu kemiriyor. Aslında amaç belli, aba altından sopa göstermek. Böyle çalışmaya devam et, sakın bozma, yoksa anında yerine birini koyarız’ı hissettirmek. Takdir etmek, cesaretlendirmek, daha iyiye teşvik etmek yerine korkuyla yönetmek.
5- Eskimiş prosedürler: En hızlı aksiyon alınması gereken konulardan biri de bu. Gerçek örnektir: Hayatının yarısını İngiltere’de geçirmiş, üniversiteyi orada okumuş, İngilizce akademik makaleler yazmış, konferanslara katılmış aday burada şirketin İngilizce sınavına sokuluyor. Neymiş, sadece prosedür gereğiymiş, zaten çok iyi sonuç alacağına herkesin inancı tammış. Fazla alçakgönüllülük cahilden nasihat dinletir. Olmaz ya (keşke olsa), aday çıkıp da “geçmişim belli, yaptıklarım ortada. Beni bu saatten sonra İngilizce sınavına sokacak şirket yok” dese kim yadırgayabilir? Sırf bu yüzden bu kişiyle çalışmamanın fırsat maliyeti ne acaba? Değer mi gerçekten?
6- Hazır şablon mesajlar: En büyük sektör ayıplarından biridir. ‘Stokastik papağan’ diye nitelendirilen, benim farklı konularda sertçe eleştirdiğim büyük dil modelleri bile artık kişiselleştirilmiş yanıtlar verirken kabul veya ret mesajlarını (genelde ret) hazır şablonlar üzerinden göndermenin affı olamaz. “We are truly sorry to inform you that” ile başlayan mesajların yarattığı hayal kırıklığını geçtim, adayı adam yerine bile koymamanın yarattığı duygusal yıkıma ne demeli? Bunların bazılarında isminiz bile yazmaz, değerli aday diye geçiştirilir. Şimdi çıkıp diyecekler ki, her adaya ayrı özel mektup mu yazalım, bir sürü işimiz gücümüz var. Kusura bakmayın ama bundan daha önemli bir işiniz olamaz. Dünyayı kurtarmıyorsunuz, Mars’a insanlı uzay aracı projesi falan da yürütmüyorsunuz.
Daha söylenecek çok şey var ama burada noktayı koyayım. Ne insanların, ne de sistemin bir çırpıda değişmesini bekleyecek kadar hayalperest değilim. Kendi jenerasyonumdan çoktan ümidi kestim de, benim hafif esprili (ve trajikomik) bir dille anlattığım bu sorunları çözse çözse arkadan gelen jenerasyonlar çözecek. Bu tespitlerimin de faydası olacaksa ne mutlu bana.



Yorumlar