Acaba Diyorum, Girişmeseniz Mi?

Meşhurdur. Nasreddin Hoca oğlunu çeşmeye gönderiyormuş. Testiyi verdikten sonra yüzüne okkalı bir tokat atmış ve “sakın testiyi kırma” diye seslenmiş. Bu durumu görenler hemen müdahale edip “ne yapıyorsun, çocuğun hiçbir suçu yok ki” demişler. “Testi kırıldıktan sonra dayak neye yarar” demiş Hoca. Teşbihte hata olmaz, bu yazı da dijital bir tokat işlevi görüyor. Bir kişiyi bile kendine getirebilirse amacına ulaşmış sayılacak.
Bir girişimcilik lafı tutturulmuş gidiyor. Vallahi, ben bir türlü ‘girişemediğim’ için kendimde büyük bir eksiklik hissediyorum. Mahallemizdeki bakkalla sohbet ediyorum, “abi planım hazır, ekibi topluyorum, inşallah fon da bulacağım” diyor. Lise öğrencileriyle konuşuyorum, “abi okuyunca ne oluyor sanki, aslında bende ne cevherler var, ah bir vakit ayırabilsem” diyor. Asla heves kırmak istemiyorum ama doğru olduğuna inandığım yolu da göstermeden edemiyorum (arada o kadar ince bir çizgi var ki). Bir lise öğrencisinin tek yapması gereken derslerini iyi öğrenmektir, bu kadar basit. Daha önünüzde yıllar var ve hiçbir fırsat da kaçmıyor merak etmeyin. Benzer bir durum üniversite öğrencileri için de geçerli: ‘Öğrenmeyi’ öğrenin, kendinizi geliştirin, mümkün olduğu kadar farklı disiplinlerden yeni insanlarla tanışın yeter. Aman diyeyim, sakın hayalleriniz için okulunuzu filan bırakmaya kalkmayın. Mezun olmaya yakın hayal kurmaya başlayın daha iyi.
En ufak eleştiride “Ama Mark Zuckerberg de Harvard’ı bıraktı” mealinde savunmalar geliyor. Alınmayın ama o kazanmış, bırakıp Facebook’u kurmuş. Sizi de önce Harvard’a bekleriz, ama turist gibi gezmeye değil, basbayağı tam zamanlı öğrenci olarak. Sonra bırakıp bırakmamaya karar verirsiniz. Üstelik bu buzdağının sadece görünen yüzü. Arka planda ne gibi bağlantıları vardı, kimler destekledi, kimler yol verdi bilemiyoruz. İbrahimović’in İngiltere’ye orta sahadan röveşata ile attığı efsane bir gol vardı, çalışırsam ben de atarım demeye benziyor bu. Haydi, top da orada saha da. Kaleci filan da koymuyorum. Atın da izleyelim, gurur duyalım. Adam tekvando bilgisi ile futbol yeteneğini harmanlamış, yepyeni bir tarz yaratmış, futbola damgasını vurmuş. Bazı insanlar özeldir. Örnek alın tabii ki, hiç lafım yok ama neyi yapıp neyi yapamayacağınızı da bilin. Önce kendinizi, sonra da yaşadığınız ortamın dinamiklerini tanıyın. Bizde fırsat verilse piyasayı hallaç pamuğu gibi atacak zehir gibi gençler yok mu? Tabii ki var, onlara zaten hiçbir diyeceğim yok. Derdim Hazerfen’in kanatlarıyla Akdeniz turu atmaya kalkanlarla.
Bu savunmaları yapanların imdadına bundan 26 yıl önce Larry Ellison koşmuştu. Çok meşhur örnektir: Oracle’ın kurucusu Larry Ellison 2000 yılında Yale Üniversitesi’nin mezuniyet gününde ilginç bir konuşma yapar. Ben kendi kelimelerimle bir özet geçeyim, merak edenler şuradan tamamını okuyabilirler.
“Ben, dünyanın en zengin insanlarından biri olan Larry Ellison, üniversiteden terkim. Benzer şekilde şu an itibariyle dünyanın en zengin insanı olan Bill Gates de üniversiteden terk. Paul Allen da. Hatta Michael Dell de. Ama siz artık mezunsunuz. Geçmiş olsun. Bazılarınız okulu dereceyle bitirdi, onlara duble geçmiş olsun. Benim şirketime geleceksiniz ve maaş çekinizin üzerinde benim, sizin bitirdiğiniz üniversiteyi bitirmeyen Larry Ellison’un imzası olacak. Asla dünyanın en zengin insanlarından biri olamayacaksınız. Sinirlendiniz, haklısınız. Ama aslında mesajım size değil, 19 yaşında üniversiteye yeni başlayanlara. Hemen çıkın gidin şu kapıdan, hayallerinizin peşinden gidin, hazır hâlâ çok geç olmamışken.”
Şimdi, birincisi, bu konuşmanın gerçek olduğu şüpheli. Hiç yapılmadığı söyleniyor. İkincisi ve daha önemlisi, arkadaşlar, orası Amerika. İnternetin, yapay zekânın, kapitalizmin doğduğu ülke. Orada girişimciliğin 400 yıllık tarihi var. Resmen bir neslin hafızasına kazınmış Amerikan rüyası, fırsatlar ülkesi vb. diye. Orada iş hayatının dinamikleri, insanların hayat tarzı bambaşka. Pozitif bilimlerde bile tekrarlanabilirlik ilkesi aynı koşullar için geçerliyken, sosyal bilimlere göbekten bağlı girişimcilik için farklı koşullarda aynı verimi beklemek, ne bileyim… Saflık diyeyim kibarca.
Herkesin fikri mükemmel, kimsenin parası yok. Biraz parası olanın da mükemmel fikrine yatıracak parası yok. Seri A, B, C, D, E…turlar bitmek bilmiyor. Tıpkı Badi Ekrem’in yabani şalgam köküyle imtihanı gibi. Zor kazanıyoruz, haliyle ucunda ışığı net olarak görmediğimiz yatırımlar konusunda da isteksiziz. Yabancı yatırımcı deseniz bugün var yarın yok. Belki fark etmek işimize gelmiyor ama Türkiye hâlâ paranın geleneksel yollarla kazanıldığı bir ülke. Al-sat gibi. Müşteri bul, işlem yapsın, komisyon alalım gibi. Bu kabuk değişiyor belki ama yavaş, çok yavaş.
Değer yaratma konusu da ayrı bir muamma. Ne yapıyorsun diyorum, cevap ChatGPT kullanarak yol kenarındaki ağaçları sayan uygulama geliştirdim. Aferin, çok iyi yaptın. Bana ne faydası var, hiç. İnsanlığa ne faydası var, hiç. Sana ne faydası var, cüzdanını şişirip egonu tatmin etmekten başka? Hiç. Daha da kötüsü, bir ürün geliştirip geri plandaki aşamalarından bihaber olan onlarca girişimcimiz var. Aşağıdaki konuşma aynen yaşanmıştır:
- Nedir bu?
- Bu benim geliştirdiğim, sizin geçmişteki alışveriş alışkanlıklarınızı analiz eden ve size hem en uygun fiyatlı, hem de en faydalı ürünü sunmayı amaçlayan bir uygulama. (Ego belli belirsiz)
- Aa, ne güzelmiş. Nasıl geliştirdin?
- Gelişmiş makine öğrenimi yöntemleri kullandım. Önce backtesting yaptım, sonra da test verisini kullanarak yüksek tahmin gücü elde eden bir model kurdum. (Ego şişiyor)
- Tebrik ederim. Hangi yöntemle kurdun?
- Random Forest ile (Ego iyice şişti, balon gibi oldu)
- Peki, nasıl çalışıyor bu Random Forest? Overfitting var mı? Multicollinearity mevcut mu? Outlier problemini nasıl çözdün?
- Iıı, şey... (Balon patladı)
- Ney?
Adam daha neyi nasıl yaptığını bilmiyor. Hasbelkader çıkmış ortaya bir ürün, iteleyip para kazanma, mümkünse bir an önce bir şirkete satıp yeni fikrini hayata geçirme derdinde. Yahu Barış, sen de ne bozgunculuk yapıyorsun. Al geç işte, zaten pahalı da değil. Almıyorsan da sus bari. Yok, bir türlü tutamıyorum çenemi işte.
Hiç lamı cimi yok. En rahatı maaşlı çalışmak. Sorumluluklar da sizden beklenti de üç aşağı beş yukarı belli. Ay sonunda maaşın yatacağı da garanti. Herkes iş yerindeki stresten dert yanıyor ya, emanet parayla sıfırdan iş yaratıp ürün satmaya kalktığınızda stres ne demekmiş görürsünüz. Sermaye sahibi bir verir bin bekler. ‘Ama şöyle oldu da, böyle sorun çıktı da’ gibi bahaneler kimsenin umurunda olmaz. Can Gürzap’ın o meşhur repliği gelsin aklınıza: Bahaneler, yenilenlerin yegâne tesellisidir. Yahu parayı fon veriyor, onları da besleyen onlarca kişi/şirket var, hesap sorulmaz ki demeyin. Çatır çatır soruluyor. Ben içmediğim çaya istenen 25 liranın bile hesabını soruyorum. Burada milyonlardan bahsediyoruz.
Eğri oturup doğru konuşalım: Herkes her işi yapamaz. Hepimizin yetenekleri, ilgi alanları, hayattan beklentileri farklı. Bir motor ustasının işine bankacı karışmadığı için bugün kaos içinde yaşamıyoruz (İyi ki kaos içinde yaşamıyoruz diyebilirsiniz. Siz bir de herkes her işe el attığında görün. O zaman seyreyleyin gümbürtüyü). Girişimcilik insanın içinde olur. Çevresinde sevilmeleri gerekir. Sosyal anksiyetelerinin olmaması gerekir. İnsanlarla iyi anlaşmaları, satış yapmayı bilmeleri (ve daha önemlisi sevmeleri) gerekir. Empati yapabilmeleri gerekir. Artık ne yapmayı planlıyorlarsa o konuda derinlemesine bilgi sahibi olmaları gerekir. Müşterilerini tanımaları gerekir. Halihazırda çalıştığı işyerinde üç-beş bir şeyler öğrendikten sonra ‘aydınlanıp’ hafif ukala, üst perdeden bir üslupla “Ben planımı yaptım, ekip de hazır, prototip de, haydi kendinize iyi bakın” diye aslanlar gibi kapıyı vurup çıktıktan birkaç ay sonra sıfırı tüketince “ben ettim siz etmeyin, lütfen beni geri alın, vallahi billahi fazla mesailere bile gıkımı çıkarmayacağım” diye süt dökmüş kediye dönen tanıdıklarım var. Maalesef.
Herkes desteksiz atıp “teşvik” ediyor ya, kötü polis ben olayım madem: Biraz ayaklarınız yere bassın. Önce ne istediğinizi bilin, sonra da durup bir düşünün, acaba hakkıyla yapabilecek misiniz diye. İşin içine para girdiği anda insanların nasıl canavarlaşabileceğine şaşırırsınız. Üstelik, eğer ihtiyacı kendiniz yaratamıyorsanız (Labubu çok güzel örnektir), kimin neye ihtiyacı olduğunu bilemezsiniz. Kişilerin zaten bilemezsiniz de, toplumun da bilemezsiniz. Boşuna atıp tutmayın. Ülkemizin işini en iyi şekilde yapan insanlara ihtiyacı var. Yarım yamalak girişecekseniz, hiç girişmeyin daha iyi.



Yorumlar